COBAIN’İN KOKUSU, YMIR’İN TERİ // Vedat Ozan



Daha zaman başlamadan önce kuzey topraklarında büyük ve kara bir boşluk vardı: Ginnungagap.

Ginnungagap’ın kuzeyinde kar, buz ve sisten oluşan Niflheim, güneyinde ise ateş, duman ve lavdan müteşekkil Muspelheim yer alıyordu. Niflheim ile Muspelheim’den esen karşıt rüzgârlar Ginnungagap’ın orta yerinde buluştuğunda, sıcak soğuğa, kırmızı maviye, ateş buza çarptı; buz eridi.

Eriyen buzdan iri bir insansı kütle, bir jötunn (dev), Ymir doğdu. Eriyen buzdan sadece Ymir doğmadı. Onu tâkiben buhar ve sisin arasından bu kez Audumhla, yani bir inek belirdi.


Ymir, Audhumla’nın verdiği sütü içti; içtikçe ısınmaya, sıcakların etkisi altına girmeye başladı. Sıcakla beraber elbette ter de geldi ve Ymir’in damlayan terinden biri dişi biri de eril iki dev daha vücut buldu. Soy devam etti, sonrasında Odin, Vili ve Ve doğdular.

Üç kardeş bir olup Ymir’i öldürdüler, bedeninden dünyayı oluşturdular. Kafatasından gökyüzü, beyninden bulutlar, kemiklerinden kayalar, kanından ise deniz ve nehirler meydana geldi.

Bu manzara ortasında bir çift kütüğe de can verip Ask ve Emla, yani erkek ve kadını yarattılar.

Terin “efsanevî” işlevleri

Bu İskandinav efsanesindeki kırılma noktasını fark etmişsinizdir. Kuzey ile güneyin, sıcak ile soğuğun buluşması. Bu bizi neden ilgilendiriyor? İlgilendiriyor, zira bizler belli bir ısı derecesinde yaşayabilen vücutlara sahibiz. İdeal ısımızı değiştiren etkilere karşı da savunma sistemlerimiz devreye giriyor ve yaşamsal dengeyi oluşturmak için çabalıyor. Ter, bu savunma sistemlerimizden biri ve biz teri vücut sıcaklığımızı belli bir aralıkta tutabilmek için üretiyoruz. Kısacası ter, ağırlıklı olarak vücudumuzun soğutma sistemi işlevini görüyor.


“Ter” kelimesi Farsça tar تر, “yaş, nemli, taze” sözcüğünden alıntı olarak Türkçe’ye giriyor. Farsça sözcük ise Orta Farsça (Pehlevice veya Partça) aynı anlama gelen tarr sözcüğünden köklenip evriliyor.


“Kelimenin kökeninden bana ne ya? Bu soğutma sıvısı dediğin nedir, nasıl işlev görüyor?” derseniz, bakalım, görelim.


Beynimizde yer alan hipotalamus bölgesi bir nevi ısı düzenleme merkezimiz olarak faaliyet gösteriyor ve vücut ısısında bir yükselme algıladığında istemsiz sinir sistemimiz aracılığıyla ter bezlerimize “Terle!” komutunu göndererek soğutma işlemini başlatıyor.

Ter bezi sayımız kişiden kişiye değişkenlik gösteriyor, ancak genel olarak 2 ila 5 milyon arasında bezeye sahibiz. Ne var ki hepsi aynı cins ter üretmiyor; büyük çoğunluğunun ürettiği ter duygusal uyarılara cevap veriyor, kıvamsız ve kokma potansiyeli taşımıyor.

Bu fark edilmesi daha güç olan ter üretimi çoğunlukla el, yüz ve ayak tabanlarımızda gerçekleşiyor. Bir sınava girdiğimizde veya yaşamsal bir iş mülakatında, yani stres altındayken alnımızın veya avuçlarımızın içinin terlemesi bu bezelerin marifeti. Kokmuyorlar zaten, fark etmişsinizdir.


Bir ikinci grup ter bezesi ise fiziksel uyarılara duyarlı, daha kıvamlı ve yoğun kokma potansiyeline sahip. Bunlar da yoğunlukla koltukaltı ve genital bölgelerimizde üslenmiş durumdalar.


“Üç güne geliyorum. Yıkanma!”

Ne tür olursa olsun, ter sıvısı vücuttan salgılandığı anda herhangi bir koku barındırmıyor, yani kokusuz. Kokunun oluşması için sıvının bakterilerle buluşması gerekiyor. Bu iki unsur biraraya geldiğinde asidikten bazike, kokusuzdan kokuluya bir dönüşüm yaşanıyor. Kısacası, bakterilerin ter tüketimi sonucu oluşan atığını biz “ter kokusu” olarak algılıyoruz.

Koku için elzem olan ikinci unsur, yani bakterilerin üremesi için en elverişli ortamların nemli ve sıcak bölgeler, yani gene koltukaltı ve genital alanlar olduğunu söylememe herhalde gerek yok; görüyor, yaşıyor ve biliyorsunuz.


Bu bölgelerde üreyen ter, bakteriyle buluşmasını takiben, kokulu hale geliyor, kokmasıyla beraber de soğutma işlevinin bir adım ötesine geçerek bize dair bir kısım sinyali sosyal ortama salıyor. Bu sinyaller aslında bizim gen yapımıza ilişkin veriler taşıyorlar ve bu sinyallere ilişkin alıcı kişinin bilinçdışında gerçekleşen değerlendirmeler, uygun (ve uzak) genetik yapıların eşleşerek birleşmesine olanak sağlaması, yani sonraki nesillerin dirençliliği açısından türün devamını sağlamak bağlamında önemli. Elbette ki bahsettiğimiz bu fiziksel ve biyolojik gerçeklerin ötesinde –veya üzerinde– bir de kültürel bünyemizden söz etmek mümkün. Bireyle toplumun örtüştüğü bu noktada değişkenlerin yapıları farklılaşıyor, keza içinde yaşanılan zamana bağlı değişimler söz konusu olabiliyor.

Molekül ve almaçların önemsizleştiği bu katmanda soyut düşünce yeteneğimiz ve değer yargılarımız devreye giriyor. Son söylediklerimi terle bağlarsak, bir dönem fark dahi edilemeyen, hatta bilakis tercih sebebi olan ter kokusu, giderek istenmeyen bir koku haline gelebiliyor.


Tercih sebebi olmasına örnek olarak Napoleon Beyefendi’nin zevcesi Josephine Hanımefendi’ye seferden dönerken yazdığı “Üç güne geliyorum. Yıkanma!” notundan bahsedebiliriz.


Veya Shakespeare döneminde genç hanımların bir dans etkinliği sırasında soyulmuş bir elma dilimini koltukaltlarına yerleştirerek dans etmelerini, devamında da bugünün epilasyon anlayışından oldukça uzak o koltukaltından kokularının sinmiş olduğu dilimleri çıkararak gönüllerinin meyyâl olduğu delikanlılara ikram etmelerini gösterebiliriz.

Farkındaysanız her iki örnekte de vücudun doğal salgılarının kokusu karşı cinse yönelik bir çekim sağlamak amacıyla kullanılıyor.


Deodoran“t”ın icadı

Akan suya erişimin bugün kadar yaygın olmadığı, suyun sıcaklığının sürekli sağlanamadığı, yıkanma sıklığının değil günlük, haftalık uygulamalardan bile uzak kaldığı dönemler ile bugünleri karşılaştırmak elbette mümkün değil.


Farklı bir temizlik anlayışının oluşması veya dayatılmasıyla beraber, artık neredeyse her gün duş yapmamak, dolayısıyla ter kokmak, sosyal ortamdan dışlanmanın önde gelen sebeplerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.


Ter dâhil bedensel salgılarımızın kokusunu artık duymak ve duyurmak istemiyoruz. Onun yerine, imâl edilmiş bir algı düzeyinde, “hoş” kabul edilen kokular ve bu kokuların muhtelif şekillerde tenimize uygulanması devreye giriyor.


Terin kokusunun dışlanma sebebi olarak algılanmaya başlamasıyla beraber yeni bir ürün de hayatımızın içine yerleşiveriyor: deodoran.


Deodoran, yani kokusuzlaştırıcılar dediğimizde, aslında farklı prensiplerle çalışan ve altında iki kategori barındıran bir ürün grubundan bahsediyoruz. Bunların bir kısmı ter kokusunu oluşturan iki unsurdan biri olan “bakteri”nin üzerine giderken, bir kısmı da diğer unsur olan “ter”i baskılamayı kendine hedef belirliyor. Her koşulda amaçlanan şey belli; iki unsurun, bir nevi yasak aşk ilişkisi oluşturan âşık ile mâşuk’un, biraraya gelmesini önlemek.


İlk ürün grubunun ortaya çıkışı 1888 yılına gidiyor. Edna Murphy tarafından patent altına alınan bu ürün, Mum ismini taşıyor ve temel olarak bakterilerin baskılanmasını sağlıyor. İlk başlarda krem gibi parmakla veya fırçayla koltukaltına uygulanan ürün, 1944 yılında o sıralarda henüz yeni icat edilmiş olan tükenmez kalemdeki bilye çalışma prensibini ilhâk ederek ilk “roll-on” deodoran olarak tarihe geçiyor.


Deodoranların geneli alkol içeriyor ve alkol de kısa süre içinde terlemeyi arttırsa dahi bakterileri öldürerek kokunun oluşmasının önüne geçiyor.


İkinci ürün grubunun (antiperspirant) ortaya çıkışı ise 1903 yılına rastlıyor. Ticarî hayatına Everdry markası ile başlayan bu ürün de teri baskılamayı amaçlıyor. Terin baskılanmasıyla beraber bakterilerin pek bir bayıldığı nemli ortamı ortadan kaldıran, dolayısıyla kokunun önüne geçen ürünler, çıktıklarında elbette çok satıyorlar.


Zaman içinde ilk başlardaki cildi tahriş eden özelliklerinin üstesinden gelebilmek için formülasyonları değişen bu ter önleyiciler, halen ABD’de “tezgâh üstü” ilaç kabul ediliyorlar.

Teen Spirit: “Gençlik Ruhu”

1957 yılına gelindiğinde satışları 600 kat büyüyen ter kokusu önleyici ürünler, 1960 yılında ilk basınçla püskürtülen (aerosol) modellerin piyasaya çıkmasıyla beraber daha da bir ivme kazanıyorlar. Zaman içinde püskürtücü gazların ozon tabakasında yol açtığı sorunların gündeme gelmesiyle beraber yakın zamanda sayıları azalan ve gözden düşen bu yeni ürün grubu, bir dönem pazarın neredeyse % 82’sini elinde bulunduruyor. Bugün için istisnaî bir ürün halini alan püskürtmeliler, artık yerlerini çubuk veya “roll-on” şeklindeki uygulama alternatiflerine terk etmiş durumdalar.


İlginç bir şekilde “kokusuzlaştırma” (deodorant) iddiasıyla ortaya çıkan tüm bu ürünler, zaman içinde “yeniden kokulandır-ma” (reodorant) araçlarına dönüşüyorlar. Yani ter kokusunu bir şekilde ortadan kaldırmanın ötesinde, ürün içine gömülen ve “hoş” bir algıya yol açması beklenen parfümlerle kokulandırılmış durumdalar.


Aynı markanın aynı tip ürünleri arasındaki tek fark da zaten kokusal farklılıklardan oluşuyor. Kimi çiçek, kimi sabun, kimi pudra, kim meyve gibi kokuyor.


İsimleri hâlâ “deodoran” olmasına rağmen sadece rafta değil, uygulandıkları bölgelere de kokularını ödünç veriyorlar. Tüketiciler de bunları satın alırken kapaklarını açıp kokluyor, kendi üstlerinde hangisinin kokusunu taşımak ve hangisinin kokusuyla sosyal ortamda kendilerine dair görünmez bir kimlik oluşturmak istediklerine bağlı olarak satın alma kararlarını veriyorlar.


Pek çok marka var elbette pazarda. Bu markalar ürünlerini ambalaj tasarımı ve koku olarak ayrıştırarak muhtelif tüketici gruplarını hedef almış durumdalar. Bir kısmı küresel, bir kısmı yerel olan bu markalar içinde bir tanesi ilgimizi çekiyor.


İlgimizi çeken ürün, 1991 yılında piyasaya çıkıyor ve Teen Spirit, yani “gençlik ruhu” adını taşıyor. İsminden mülhem gençlik pazarına oynayan ve ilk çıktığında Mennen şirketine ait olan ürün, bir yıl sonra şirketin Colgate-Palmolive tarafından satın alınmasıyla beraber mülkiyet değiştiriyor.


Teen Spirit, piyasaya yoğun bir reklam kampanyasıyla beraber sürülüyor. Hedefe uygun bir şekilde, özellikle genç kızlar arasında yaygınlaşıyor ve rivayete göre kısa sürede ABD’de genç kızların ¼’ünün tercih ettiği ürün haline geliyor. Ancak bu kadar yaygınlaşmasını sadece geniş bütçeli reklam kampanyasına veya pek de öyle âhım şâhım nitelikler taşımayan koku profiline bağlamak mümkün değil.


Bir tarihte, bir yerde bir şeyler oluyor; olanlar da Teen Spirit’in satışlarını patlatıyor.


Rock Müziği ve Nirvana doğuyor

“Hoca, uzattıkça uzattın! Ne olduysa söyle de, biz de bilelim,” diye düşünüyorsanız şu anda eğer, “Bu da ne ki? Daha da uzatacağım!” diyerek sizden bir geniş parantez açmak için müsaade isteyeceğim.


Müsaadeyi vermiş olduğunuzu varsayarak da tamamen uzak görünen başka bir konuya geçeceğim.


Efendim, to rock, İngilizce fiil olarak “ileri-geri sallanmak, salınmak” anlamında bir kelime. İngilizce “rock the cradle” beşik sallamak, “rock the boat” tekneyi sallamak anlamına geliyor. Her iki halde de ortamdaki durağan dengeyi bozmak, devamında ortalığı telaşa boğmak, velveleye vermek olarak açıklanabilir.


1920’lerde Afro-Amerikan argosunda rock’ın çift anlamı var: “dans etmek / parti yapmak” ve “cinsel ilişkiye girmek”. “Tempolu müzikle sallanmak” anlamıyla literatüre girişi ise Wild Bill Moore’un “We’re Gonna Rock” isimli parçasıyla oluyor. Bu parçayı milat alırsak, rock müziği, 1948 yılında doğuyor, Nirvana ise 1987’de.


Nirvana’yı Kurt Cobain ile Krist Novoselic birlikte kuruyorlar. Aynı liseye devam eden, ancak ne hikmetse lise yıllarında pek rastlaşmayan ikilinin zaman içinde yolları pek çok kez kesişiyor. Cobain aslında Novoselic’le bir grup kurmak istiyor ancak Novoselic biraz dağınık bir tip olduğundan tanışmaları ile grubu kurmaları arasında üç koca yıl geçiyor.

Bir de davulcu bulup grubu kurduklarında bu kez “Ne isim vereceğiz kendimize?” tartışmaları başlıyor. Önce Fecal Matter (dışkı) veya Skid Row (varoş) isimlerini düşünen genç kardeşlerimiz, sonunda Sanskritçe “sonsuz huzur” anlamına gelen nirvana kelimesinde karar kılıyorlar.


1988 yılında ilk demo kayıtları gerçekleştiren grubun ilk albümü Bleach de 1989 yılında yayımlanıyor. Albümle beraber grubun müziği Seattle ile özdeşleşen ve Pearl Jam veya Alice In Chains gibi grupların ana çizgisini belirlediği grunge rock akımının içine yerleşiveriyor. Plak çok satmıyor belki ama tepkiler hep olumlu oluyor.

Bir ikinci albüm için 1991 yılında stüdyoya giriyor muhteremler. Cobain’in kafasında ikinci albümün içine fazlasıyla beğendiği bir başka grup, Pixies benzeri bir parça koymak fikri beliriyor. Bir gitar kalıbı düzenleyip grup arkadaşlarına dinletiyor. Novoselic “Lan olm, bu ne berbat şey be?” diye tavır koyuyor önceleri. Cobain ısrarla aynı kalıbı çalmalarını istiyor ve bir buçuk saat aynı temanın tekrarı sonucunda bir nevi Stockholm Sendromu yaşamakta olan Novoselic’in tepkileri yumuşamaya başlıyor.


Tempoyu biraz düşürüyorlar, davuldaki Dave Foster da kendince eşlik ediyor. Kayda geçildiğinde gitara çift kayıt yapıyorlar ki, ortaya çıkan toplam ses daha güçlü ve zengin olsun.


O esnada, bir başka galakside

Neyse efendim, velhâsıl, bu kolektif süreç sonunda grup tarihinde her üç elemanın da isminin bestekâr olarak kayda geçtiği yegâne parça, bugün Nirvana denildiğinde pek çoğumuzun aklına ilk gelen efsane ortaya çıkıyor.


“O esnada, bir başka galakside” Kurt Cobain, Banana Kill isimli bir punk rock grubunun davulcusu Tobi Vail ile ilişki yaşamakta. Zaman “yüze vurur ifadesi, âşık oldum bir tanesi” havalarında geçerken, kafalarının fevkalâde iyi olduğu bir gece, ateşli bir gençlik, feminizm ve anarşizm tartışmasının nihayetinde Tobi’nin kankisi Kathleen Hanna, otel odasının duvarına koca harflerle “Kurt Gençlik Ruhu Gibi Kokuyor” (Kurt Smells Like Teen Spirit) diye bir yazı karalıyor.


Bu karalamanın nedeni, Kathleen’in o gece kendisini berbat ve pis kokuyor hissetmesine rağmen Tobi’nin kullandığı ve yukarıda bahsetmiş olduğumuz Teen Spirit isimli deodoranın kokusunun Kurt’un vücuduna sinmiş, yani âşık olunan kızın kokusunun erkeğin görünmez etiketi haline gelmiş olması.


Yani bildiğiniz “Ali Ayşe’yi seviyooo” tipi ergen duvar yazılarının bir başka versiyonu. (Tabii o zamanlar #şiirsokakta’lar falan ne arasın Allah’ın Seattle’ında?)

Sabah uyanan Kurt, duvardaki yazıyı görünce “gençlik ruhu kokmasından” pek keyifleniyor.


Tahmin ediyorsunuzdur muhtemelen, bütün bunlar olurken bizim muhteremin Teen Spirit’in bir deodoran markası olduğundan haberi dahi yok.

Duvara yazılan yazı ile stüdyoda kaydedilen müzik buluşuyorlar ve parçanın ismi “Smells Like Teen Spirit” oluyor.


Bu parça ve içinde yer aldığı albüm (Nevermind) Nirvana’yı hem satış hem tanınırlık anlamında uçuruyor. Her ne kadar albümün patlayacak şarkısı olarak bir diğer şarkı, “Come As You Are” öngürülmüş olsa da, parçanın sözel olmasa da müzikal yapısı içerisinde kendi hayalkırıklıkları ve isyanlarıyla özdeşleşen üniversite gençliğine hitap eden kampüs radyolarının da katkısıyla “Smells Like Teen Spirit”i kimse durduramıyor.

Deliler gibi satan şarkı ve albüm MTV’de de defalarca yayımlanıyor. Kurt Cobain neslinin isyankâr sözcüsü, “Smells Like Teen Spirit” ise generation x’in neredeyse “milli marşı” oluveriyor.


“Smells Like Teen Spirit”, en çok yorumlanan rock şarkılarından da biri aynı zamanda. İyi-kötü, herkes bu şarkıyı kendi meşrebince çalmayı bir denemiş. Benim naçizane tercihim, tabii ki orijinal kaydı hariç olmak üzere, Tori Amos’un yorumu.


Artık parantezi kapatıyoruz

Satışları patlayan elbette sadece Nirvana olmuyor. Tonla para verse yaptıramayacağı bir reklama tesadüfen kavuşan deodoran markası da genç kızların ¼’ünün tercihi haline geliveriyor. Genç kızların dışına çıkıp toplam pazara baktığımızda ise dönemin tüm deodoran satışlarının % 1,5’ine tekâbül eden dev bir satış hacminden bahsediyoruz.

Peki, elâlem para kazanıyor da, bize ne oluyor? Efendim bize de Ymir’in damlayan terinden girip bir deodoran markasının satış grafiğindeki yükselmenin sebebine varan bu garip yolculuğu sizinle paylaşmak kalıyor.

Farkındayım, çok farklı istasyonlara uğramasından sebep bu yolculuk kısa olmasına rağmen hem sizi hem de beni yordu.

Ama ne diyordu zaten Orhun Yazıtları’nda?

“Kızıl kanım tökti, kara terim yögrdi”•



KUTU:

Zaman “yüze vurur ifadesi, âşık oldum bir tanesi” havalarında geçerken, kafalarının fevkalâde iyi olduğu bir gece, ateşli bir gençlik, feminizm ve anarşizm tartışmasının nihayetinde Tobi’nin kankisi Kathleen Hanna, otel odasının duvarına koca harflerle “Kurt Gençlik Ruhu Gibi Kokuyor” (Kurt Smells Like Teen Spirit) diye bir yazı karalıyor.

  • White Facebook Icon
  • White Twitter Icon
  • White Instagram Icon